Gezi İşleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi İşleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2014

Bir Tutam Delft

Avrupa'da pek çok köy, kasaba, şehir etkiler insanı. Hatta bizim canım beton yığınlarıyla kıyaslayınca bazısı darmadağın eder adamı. Muhteşem binalar, cıvıl cıvıl meydanlar, keyifli kafeler, AVM manyağı olmamış insanlar ve daha bir sürü şey.
Ama bazı özel yerler vardır ki adımını atar atmaz içinde yaşama hayali kurdurtur, tüküre tüküre maşallah dedirtir. İşte Delft de benim gizli emeklilik planım. Havası da az daha güneşli olsa tadından yenmez.



Bisikletin yaşı olmaz
Hollanda'da çikolata kıvamında bir öğrenci şehri kendisi. 100.000 kişi ya var, ya yok. Güney Hollanda'da, Rotterdam'la Lahey arasında bulunuyor, otobüs ve trenle ulaşım sık ve kolay. Zaten hap kadar ülke, trenle iki şehirden de yaklaşık 15 dakikada varılıyor. Kasabanın içini de, dışını da kanallar sarmış. İki yakadaki kutu kutu, bitişik evler köprülerle bağlı. Bir Hollanda klasiği olarak yaygın ulaşım aracı bisiklet. 1842'de kurulmuş Delft Teknik Üniversitesi 19.000 öğrencisi, 2.500 akademisyeniyle kasabanın can damarı. Kasabanın bir de "Delft Mavisi" porselenleri meşhur. Porselen deyip geçmeyin, 1600'lerden itibaren bunların koleksiyonları zengin aileler arasında nispet konusuymuş. Bugün eski usulde üretim yapan tek bir porselen fabrikası kalmış, onun da ürünleri hediyelik eşya dükkanlarında gani.

Şehrin geçmişi taa 11. yüzyıla dayanıyor. Gel gör ki 1654'de bir baruthanede meydana gelen "Delft Patlaması" kasabanın büyük kısmını yıkıyor, 100'ü aşkın kişi ölüyor, binlercesi yaralanıyor. Sonrasında şehri yeniden inşa ediyorlar ve bugün de fazla bozulmamış tablo çıkıyor ortaya.

13 Eylül 2014

Seyahat Ettiren 33 Film - 33 Must-See Travel Movies

Hani bazen insan hayatın daracık çerçevesinde sıkışıp kalır. Koşar adım uzaklaşmak ister, bir milim gidemez. Duvarlar birbirine daha bir yakın, odalar daha bir küçülmüş, solunan hava bile daha bir tatsız gelir.
İşte öyle günlerde insana fazladan bir nefes lazım olur.
Dünyada bambaşka yerler, insanlar var dedirten, seyahat hayali kurdurtan, nefes aldırtan filmleri üşenmedim düşündüm taşındım, listesini yaptım. Atladıklarım varsa yazın, yazın ki çeşit olsun.
Mutlu seyirler!


For those who just want to have a break from their routines and those who wish to run away... This is a list of movies that will make you dream of travelling.
Feel free to add yours in case I've missed them. And enjoy!


  1. The African Queen / Afrika Kraliçesi (1951)                                    Yönetmen/Director: John Huston 
  2. Roman Holiday / Roma Tatili (1953)                                              Yönetmen/Director: William Wyler
  3. Summertime / Yaz (1955)                                                            Yönetmen/Director: David Lean
  4. Around the World in 80 Days / 80 Günde Devrialem (1956)                 Yönetmen/Director: Michael Anderson
  5. It Started in Naples / Macera Böyle Başladı (1960)                          Yönetmen/Director: Melville Shavelson
  6. Dersu Uzala (1975)                                                                                Yönetmen/Director: Akira Kurosawa
  7. A Passage to India / Hindistan'a Bir Geçit (1984)                                                        Yönetmen/Director: David Lean
  8. Out of Africa / Benim Afrikam (1985)                                                                          Yönetmen/Director: Sydney Pollack
  9. Empire of the Sun / Güneş İmparatorluğu (1987)                                                            Yönetmen/Director: Steven Spielberg
  10. The Last Emperor / Son İmparator (1987)                                                                  Yönetmen/Director: Bernardo Bertolucci
  11. Indiana Jones and the Last Crusade / Indiana Jones Son Macera (1989)                            Yönetmen/Director: Steven Spielberg
  12. Baraka (1992)                                                                                                                 Yönetmen/Director: Ron Frick

5 Temmuz 2014

Bir Tutam Monaco

Bond filmleri gibi. Afili ağabeyler, ablalar her yerde. Köpekler bile havalı, Karabaş tadında sevemezsin. Şaşaalı arabalar, yatlar, katlar. Altında cip, Bebek sahilinde turlayan veletlerin sonradan görmeliği yok. Zaten memlekette herkes zengin olunca olağanüstü bir durum olmuyor bu. Malum, Monaco dünyanın en kodaman para babalarının yerleşip paraları çatır çatır yediği şehir devlet. Vatikan'dan sonra dünyanın en küçük 2. ülkesi, 2 km2 bile değil. Alan küçük olunca güzelim şehri koca koca binalarla doldurmuşlar, o pek olmamış. Nüfusu topu topu 30.000. Vergi cenneti diye biliniyor, zira gelir vergisi alınmıyor. Bir tek Fransa'nın baskısı üzerine zenginler gelip vergi kaçıramasın diye Fransızlardan alınıyor. Ne alaka diyeceksiniz, demeyin. Tarih boyunca ülkenin komşu Fransa'yla çok yakın ilişkileri olmuş. 1918'de imzalanan anlaşmadan beri Monako Prensliği Fransa'nın askeri koruması altında. Aynı anlaşmaya göre ülkeyi 1297'den beri yöneten Grimaldi ailesinden hükümdar prensin erkek evladı olmazsa ülke Fransa'ya bağlanacak. Neyse ki Prens III.Rainier Hollywood efsanelerinden Grace Kelly'yi kendine eş, çocuklarına ana yapmış da bağımsızlık sürmüş. 2002 anlaşmasında bu erkek varis konusu kalkmış da halk rahat bir nefes almış.
Yeri gelmişken söyleyeyim, Monaco'yu Foçalılar kurmuş. Evet evet, hani İzmir'in şirin sahil kasabasının eski sakinleri.

Gelelim bugüne. Ben gittiğimde sene 2009'du, küresel kriz birkaç ay önce patlak vermiş, ama daha Monaco'yu kasıp kavurmamıştı. Sokaklarda lüks şubelerini gördüğümüz bankaların bir kısmı kısa süre sonra kepenk indirecekse de bu durum ekonominin can damarı casinoların dolup taşmasına engel değildi. Ana cadde -ki kendisi aynı zamanda Formula 1 pisti- sizi doğrudan Monte Carlo Casinosuna götürüyor. Şehrin göbeğinde lale bahçeleri içindeki heybetli bina, Monaco'yu kumar merkezi yapmayı aklına koymuş, burnu iyi koku alan bir iş kadını olan Prenses Caroline'nin öncülüğünde 1863'de yapılmış.

27 Mayıs 2014

Cancun Sualtı Müzesi

Dr. Jaime Gonzalez ve Roberto Diaz. Bu iki adam bir hayal kurmuş. Yanlarına bir de heykeltraş almışlar, Jason DeCaires Taylor. Denizin altında eşsiz bir müze yapacağız demişler. Ve de yapmışlar. 2008'den beri 500'den fazla heykel yerleştirilmiş denizin altına. Turistsin, takıyorsun tüpünü müpünü dalıyorsun, geziyorsun, çıkıyorsun. Mis.
Karşınızda Meksika'da Cancun Underwater Museum - MUSA.

6 Nisan 2014

Bir Tutam Tirilye

Bursa'yı biliriz. Mudanya'yı da biliriz. Ama taş çatlasa 12 km ötedeki Tirilye'yi pek bilmeyiz. İyi ki de bilmeyiz.
Belki de isminin önce Tirilye, sonra Mahmutşevketpaşa, sonra Zeytinbağı, son olarak da yine Tirilye olarak değiştirilmesinin sebebi ahalinin kafasını karıştırarak izini kaybettirmektir. Laf aramızda Tirilye adını Yunancadaki "trigla" yani barbun balığından almış olabilir. Marmara Denizine nazır restoranlarda barbunu afiyetle götürürken insan kavrıyor nedenini.

Bugün beldenin nüfusu 2000 ya var ya yok. Kurtuluş Savaşının bitmesiyle Tirilyeli Rumlar mübadeleyle Yunanistan'a göç eder. Ve zeytincilik de bir daha geçmişteki cafcaflı günlerindeki gibi olmaz. Üretim devam ediyor, sektör ekonominin yine can damarı ama bir şeyler eksik. Kasabanın Bandırma istikameti çıkışında itfaiyenin yanında zeytin kooperatifinin terk edilmiş fabrikası görülesi. Zeytinden anlayanlar bilir, çekirdeği ufak, kabuğu ince, lezzeti bol, meşhur Tirilye zeytininin kaynağı işte burası. Memleketin başka bölgelerinde zeytin ağaçlarına da Tirilye aşısı yapılıyormuş fakat aynı lezzet yakalanamıyormuş. Tirilye'de zeytinin yanı sıra, köylülerin el değmeden ürettiği zeytinyağını pet şişelerde esnaftan almak da mümkün, markalaşmış Emil İsmail'in dükkanından almak da.
Tirilye Zeytinlikleri
Fatih Camii - Fotoğraf Panoramio: Haluk Cömertel
Güzelim cumbalı Rum evlerinin çoğu harabe halinde ama yine de eski günlere dair fikir veriyor. Hele bir Taş Mektep var ki bakınca insanın içi parçalanıyor. Heybetli mi heybetli, 1900'lerin başında yapılmış, savaş öksüzlerine yurt olmuş, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios'a okul olmuş, olmuş da olmuş. Bugün bitmiş gitmiş kül olmuş, bu hali de hepimize günah yazıyor, biline.

5 Ocak 2014

Pek Acaip İnsanlar Vol.3: Salvador Dali

Hepimiz az buçuk biliriz deli dahi Dali'yi. Adını duymuşluğumuz, bir iki resmini görmüşlüğümüz, beğenmişliğimiz ya da beğenmemişliğimiz vardır. Fakat gerçekte nasıl bir ruh hastası olduğunu tahmin etmenize imkan yok.
Barselona'ya kadar gidip 140km uzaktaki Dali'nin memleketi Figueres kasabasına uğramadan olmaz dedik, düştük yollara. Dali Müzesine girerken elimizde fotoğraf makinesi başımıza geleceklerden bihaber, kültür yumağı olmaya aday turistlerdik. Çıkışta UFO gören masum köylülerdik.
Aktris Mae West'in yüzü. Dudaklar kanepe, burun delikleri şömine, gözler tablo...
Merdiven tepesindeki vizörden bakınca bu çıkıyor ortaya!
Birincisi, adam fazlasıyla yetenekli.

İkincisi, kafa bambaşka bir boyutta.

Üçüncüsü, bilinçaltı da bilinçüstü de sıkıntılı. Annesinin Dali'yi, kendisi daha doğmadan ölmüş ağabeyinin yerine koyması da pek akıllıca bir hareket olmamış.

Dördüncüsü, bıyıkları olmadan asla. Bu, öyle bir imza haline gelmiş ki, adamcağız 1954'de bıyıkları için kitap bile bastırmış. Bu arada Dünya Sakal ve Bıyık Şampiyonasının yarışma dallarından biri "Dali bıyığı".
Beşincisi, elinde bir kaşıkla uyurmuş. Zira rüyalarımızı gördüğümüz, yani bilinçaltına indiğimiz an, tam uykuya daldığımız anmış. Uykuya daldığında elindeki kaşık düşerek Dali'yi uyandırırmış, böylelikle rüya zihninde tazeyken hemen resmedebilirmiş. Figueres'in girişindeki 38 metrelik dev kaşığın varoluş sebebi böylece anlaşılıyor.

3 Ocak 2014

Bir Tutam Barselona - Gastro-tur; Bölüm 2

Barselona'nın yemeklerine haksızlık yapmak olmaz, çarpılır insan. Buyrun bu da gastro-turumuz.

El Clasico: Tapas-Paella-Deniz Mahsulleri-Sangria

Yarabbim o 'tapas'lar yok mu... Tapas dediğimiz meze/aperitif kıvamında minik yemekler. Yüzlerce çeşidi var. Aslında Barselona'ya özgü bir kültür değil, İspanyol mutfağından geliyor. Sebzeden tutun, ekmek üstü mezelere, deniz ürünlerine, her türlüsü var. Sofraya oturur oturmaz önünüze zeytinyağlı domatesli sos sürülmüş ekmek gelmesi muhtemel, ama gelmeyin bu oyuna, fazla bir numarası yok.
Meşhur "paella"yı yemeyeni dövüyorlar zaten. Pilav diyelim biz ona, deniz mahsullüsü, etlisi, tavuklusu var.
O da Akdeniz, bizimki de Akdeniz ama deniz ürünlerinin çeşidini görünce resmen felç geçirdi aklım.
Her yerde ufak restoranlar, barlar. Yemekler bir yana, sırf bunların iddiasız ama özenli vitrinlerine bakmak bile keyif.


Katalan, Akdeniz, Arap, Çin mutfağı, ne ararsan orada. Turist mevsimi olmamasına rağmen, sürekli bir hareket var. İnsanlar dışarıda yemeği seviyor. Akşam 9-10 gibi oturuyorlar yemeğe, o enteresan. Saatlerce kalkmıyorlar sofradan. Yemekleri de pek şenlikli geçiyor. Alkolün etkisi olduğundan şüpheleniyorum. Meyveli şarap kokteyli 'Sangria' olmazsa olmazlardan. İyisine denk gelirseniz tadından yenmez. Bu arada yerel halk bolca tükettiği şarabı mahalle mahzenlerinden kendi şişelerini doldurarak alıyor. Litresi 1-1,5 Euroya gayet makul sofra şarapları bulunuyor.

Yemek kültürünün bu kadar zengin olması ve dünyanın en iyi aşçılarının buradan çıkması tesadüf değil. Akıllı adamlar, bölgenin ekonomisini turizme göbekten bağlamamışlar. Şehrin az kıyısına çıkınca tarım arazileri ve hobi bahçeleri başlıyor. Bu sayede her şey taze, lezzetli, bol çeşitli ve makul fiyatlara. Sebze-meyveden başka, fındık fıstık, pirinç bile üretiyorlar. Bizdeki gibi yerel ürün festivalleri oluyormuş. Pazarlarda meyve-sebze fiyatları bizimkilere can sıkıcı derecede yakın. Etler bizden ucuz, genelde lezzetli. Adamların gelirinin en az beş katımız olduğu düşünülürse durumun vehameti ortaya çıkıyor. Yeri gelmişken söyleyeyim, benzin de bizden ucuz.
Tatlılar genelde güzel ama içimden bir ses bizim kadar şekere düşkün değiller diyor. Yine de turtalar, creme brulée'ler her yerde. İlla oraya özgü bir şey yiyeceğim derseniz lokma tatlısı görünümündeki churro'yu özellikle kışın sıcak çikolataya banarak deneyebilirsiniz.

Mercat de la Boqueria & Kiosko Universal

Pazar deyip 'Mercat de la Boqueria'yı es geçmek olmaz. Şehrin en afili caddesi La Rambla'nın göbeğinde bulunuyor kendileri. Daha kapısında kendisine tutkuyla bağlıyor. Tablo gibi. Meyve sebze, et, balık, tatlı, baharat, ne ararsanız var içinde. Ee bizim pazarlarda da var diyeceksiniz ama burası başka türlü... ben anlatmayayım, resimler konuşsun.
Pazarın kenarlarında soluklanmak için ayak üstü barlar, büfeler var. Ana kapıdan girince sola dönün, yolun sonunda hemen sağınızda kalan 'Kiosko Universal'e dalın. Boş yer bulamazsınız, adınızı listeye yazdırıyorsunuz ama sıra çabuk geliyor. Ayak üstü türlü türlü deniz mahsulünü ızgarada veya yağda pişiriyorlar. Yemeklerin üstündeki sarmısak sos, of off. Bir de mantar tabağı ('mix mushroom') var ki şiddetle tavsiye edilir. Mutfağın tepesinde disko topu üzerinde çatal kaşıklardan yapılmış dünya da şenlendiriyor ortamı.

2 Ocak 2014

Bir Tutam Barselona - Bölüm 1

Mis. Pılını pırtını topla git yerleş. Öyle işte. Dakika bir, gol bir, kışın ortasında, eksi derecelerden titreye titreye gittiğimiz Barselona'ya adım atar atmaz montu çıkarmanın keyfi paha biçilemez.

Kısa kısa...

Barselona, İspanya'da özerk Katalonya bölgesinin başkenti. Yerel halk ağırlıklı olarak Katalan. Kendilerine has dilleri Katalanca, biraz İspanyolca, biraz Fransızca, biraz da ne idüğü belirsiz bir karışım. Nüfus 1,7 milyon ama epey kaçak var. Her yıl gelen 8-9 milyon civarında turist Katalanları pek mutlu etmiyor. Yazın turist istilasında şehirden kaçıp yakındaki yazlıklarına göçmek zorunda kalıyorlar. Bundandır ki turistlere sınırlama getirilmesi için sık sık protesto yapıyorlar.
İnsanları, ne güney ülkeleri gibi gereğinden fazla samimi, ne de kuzeyliler gibi nemrut, suratsız. Bir şey sordun mu gülümseyerek yardımcı oluyorlar. Bindiğimiz takside, şoför adresi yanlış anlayıp yolu biraz uzatınca taksimetrede yazandan epey az para aldı. Ne yapacağımızı şaşırdık. Taksi fiyatları makul sayılır. İlginçtir insanlar elinde cep telefonu sokaklarda bağıra çağıra konuşmuyor. Katalanların en bayıldığım özelliği: uzun süredir kalkınmış bir bölge olmanın getirdiği bir sindirilmiş refah havası var. Bizim parayı bulunca ne yapacağını bilemeyen taze, görgüsüz zenginlerimizin tam aksi. Herkes varlıklı ama kimse kimsenin gözüne bunu sokmuyor. Marinada hemen her ailenin yatı varmış ama hangi yat kimin kimse bilmezmiş. Bir tek üç dev motor yatın sahibi bilinirmiş, onlar da tahmin edebileceğiniz gibi Arap ve Rus.

Şehir dediğin... 

Şehir bir mantık çerçevesinde geliştiği için biraz yön duygun varsa hemencecik adapte oluyorsun. Merkezi bir yerde kalıyorsan toplu taşımaya ihtiyaç duymuyorsun bile ama bil ki sistem on numara beş yıldız çalışıyor. Şehir sadece düzenli değil, aynı zamanda güzel. Mimarlık açısından dünyanın en önemli merkezlerinden birisi, eski yapıların yanında, Gaudi'nin şaheserleri (Sagrada Familia-La Pedrera-Casa Batllo) ve modern mimari harikaları (Agbar kulesi) fışkırıyor sokaklardan. Şehrin en gözde caddesi La Rambla, çiçekçileri, ressamları, restoranlarıyla Plaça de Cataluna'yı yat limanına bağlıyor.
La Rambla'dan ara sokaklara dalınca El Barri Gotic mahallesinde buluyorsun kendini. Arabalara kapalı dar sokaklarda, sokak müzisyenleriyle insan seli eşliğinde ihtişamlı katedrallere bön bön bakakalıyorsun. Yer gök yaratıcı el işi satıcısı, sokak sanatçısı.
Adet yerini bulsun diye Montjuic (Yahudi Tepesi)'ne çıkıyor şehri bir de tepeden görüyorsun. Açıkçası yukarıdan bakınca pek öyle göze gönüle hitap etmiyor, içine girince keyifli. Barselona'ya sadece şehrin güzelliği için gelinmez, yemekler de efsane. Bu konu bu satırlara sığmaz taşar, ayrı yazı gelecek.



Az tarih... Biraz da futbol...

18 Kasım 2013

Bir Tutam Küba


Çok oldu gideli. Ama akılda kalanlar kafi.
Buna benzer bir ülke daha görmedim. Coğrafi olarak değil, zihnen farklı.
Mutlular. Çok mutlular. Kıskanılacak kadar mutlular. Sokakta tuttuğunu "Cebinde beş kuruş paran yok, işin gücün yok, rutubetli evin bugün değilse yarın kafana çökecek, niye mutlusun seen?" diye silkele, o kadar mutlular işte. Zaten cana yakınlar, bir de kızlı-erkekli dans mans ediyorlar sokaklarda, sürekli bir fiesta havası, aa diyor insan. Adamlarda o kadar para yok ki, para mefhumu bile yok kafalarında. Farkında olmasak da tüm değerlerimiz, mutluluk ve başarı kavramlarımız paraya endeksli, hücrelerimize işlemiş. Dinimiz imanımız para. İstediğiniz kadar "ne alakası var" deyin, öyle dostlar. Orayı görünce kavradım ben de bunu. Fidel Castro ölmeden giden gitsin, beni anlayacaktır. Yalnız çabuk olun, sonrasında oralara ne olur belli olmaz, zira ABD ellerini ovuşturarak bekliyor...




Fena halde yoksullar ama iki konuda dünya ağzı açık onları izliyor: eğitim ve sağlık. Sokakta yığılsan, seni hemen ya hastaneye taşıyorlar ya da köşe başındaki hekime. Kaşla göz arasında dünyanın en iyi sağlık hizmetini veriveriyorlar. Üstelik bedava. Hem de herkese bedava. Bu arada eğitim de bedava. Ve iyi. Komünizmin nimetleri. Komünizm demişken, Kübalılara "devrim" dediğinizde özellikle Amerikan ambargosundan ötürü yaşadıkları zorluklar bir anda siliniyor, gözlerinin içi parlıyor, çılgınca gururlanıyorlar, Castro yaşayan efsane.
Tıp eğitimleri o kadar iyi ki, Amerikalı doktorlar turist vizesiyle Küba'ya gelip